Referans Referans Referans Referans


Ben Başkomiserim!

Aslında gün iyi başlamıştı: Bizden sonra arabaya binen genç adam dolmuş ücretini şoföre ödemek için 100.- Lira uzattı. Şoför bozuk yok, dedi. Bunun üzerin delikanlı diğer yolculara tek yüzlüğü uzattı; anlaşılan kimse bozacak durumda değildi. Genç adam ne yapacağını şaşırmış gibiydi… O zaman ineyim, diye mırıldandı. Direksiyondaki kaptan; bu da bizden olsun, dedi. Bunun üzerine genç yolcu; “Hakkını helal et” dedi. Kaptan da; “Helal olsun!” diyerek karşılık verince; olayı başından beri takip eden ben, ışık hızıyla Almanya’ya gidip geldim: Böylesi bir durum Almanya’da olsaydı nasıl neticelenirdi? Lügatinde “helalleşmek” kavramı olmayan bir kültürle yoğrulmuş insanın bu durumda takınacağı tavrı varın siz tahmin edin. Bizi de millet olarak diğerlerinden farklı kılan taraflarımızdan birisi bu olsa gerek…

Bulunduğumuz tatil beldesinden İstanbul’a otobüs bileti almak için şehirlerarası çalışan bir şirketin yazıhanesindeyim: Görevli kişi koltuk numarası ve gidiş saatini bana izah etmeğe çalışırken; arkamda bir kişinin dikeldiğini fark ettim. Adam, benim işim acele, dedi. Görevli şahıs da, yan tarafta firmamızın bir yazıhanesi daha var, oraya gidebilirsiniz, deyince; arkamdaki adam kendi kendine mırıldanmaya başladı. Firma görevlisi tekrar benim işlemlere dalınca, omuzumun üzerinden bir elin uzanarak elindeki otobüs biletini adamın önüne atıverdikten sonra, arkamdaki şahıs biraz da sesini yükselterek; “Ben başkomiserim!” dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Arkamda duran adamı bu sefer dikkatlice süzdüm: Elli yaş civarında, üzerinde askılı atlet ve dizüstü pantolon olan bu “Başkomiser”in, başkalarının hakkını gasp etme pahasına, sırf kendi işi erken görülsün diye etiketini bir baskı aracı olarak kullanmasına asla müsamaha gösteremezdim. Şayet kibarca, müsaade isteseydi, elbette ki anlayış gösterirdik. Fakat o başkomiser kartını kullanınca, ben de vatandaş kartıyla karşılık vermeğe çalıştım:

-Ben de vatandaşım! Siz başkomiser iseniz, ben de vatandaşım… Başkomiser olmak size ayrıcalık mı tanıyor? Niçin sıfatınızı kullanmak ihtiyacı hissettiniz? Yazıklar olsun! Ben, size kim olduğumu söyledim mi? Bir ülkenin başkomiseri böyle yaparsa…

Başkomiser beklemediği bir tepkiyle karşılaşınca, biraz geri adım atar gibi oldu. Kendini haklı çıkarmak için;

-“Ama siz, benim kadar bu firmanın otobüsleriyle seyahat yapıyor musunuz?” dedi.

-İleri sürdüğünüz bu bahanenin konuyla ne alakası var şimdi, diye karşılık verdim.

Bu pişkin suratlı, meslekte kaşarlanmış devlet memuru müsveddesi, kendinden üst’e yalakalık, alt’a ise hükümranlık yapmayı bir maharet ve hinoğlu hinlik olarak görür. Bu kadar değişim, açılım, demokratikleşme ve saire gelişmelere rağmen, bu kafa hâlâ o kafaydı. Keşke yurtdışında yaşamasam, keşke halkının vergileriyle onlara hizmet etmek şuurunda olan ilerlemiş (Batılı) ülkelerin devlet memurlarını görmeseydim. Her izin dönüşünde, havaalanında özellikle biz Türklere karşı son derece soğuk duruşu ve dışlayıcı tavırlarıyla zihnimizde yer eden, Alman polisi gözlerimin önüne geliveriyor o anda: Şu üstten yarı çıplak, alttan şortlu adamın “başkomiser” olduğu ve olacağına dair hiçbir emare göremesem de, o rütbeye sahip olduğunu varsayarak, meslektaşı Alman’la yan yana koyuyor ve gayriihtiyari şu soruya zihnimde cevap arıyorum:

-Ben, Türk olarak, Almanya’da böyle bir ortamda bulunsaydım ve arkamda bekleyen de bir Alman Başkomiser olsaydı; ya sırasını bekler veya gerçekten çok acelesi varsa, kibarca özür dileyerek, “Acaba bana öncelik tanıyabilir misiniz?” babından müsaade isterdi.

Adamın yüzünü dahi görmeğe tahammülüm olmadığından, bir ara pencereden dışarıya bakan kafamı tekrar yolculuk işlemlerimizin yapıldığı yöne çevirdiğimde, bizim “işini bilen memur” kaş ile göz arasında gerçekten işini bitirmiş, kapıya doğru yönelmişti.

-“Bunu bir yerde yazacağım.” dedim yüksek sesle.

Memleketimin başkomiseri, gayet lakayt bir edayla;

-“Nerde yazarsan yaz.” derken; ya yüzüme bakacak yüzü yoktu, ya da tenezzül etmedi…. Ne de olsa, başkomiserdi.

Adamın ismi sormadım. Sorsam da zaten söylemezdi. Ömrüm boyu, işgal ettiği makamı çok ucuza sattığı gibi, mensubu olduğu polis teşkilatını da töhmet altında bırakacak bu pişkin, kaşarlanmış, bukalemun adamın “Ben başkomiserim” deyişini unutmayacağım.

Almanyalı olmanın bedeli

Kafamı bütün gün meşgul eden bu hadisenin olduğu günün akşamına doğru, daha önceden tamir için verdiğim ayakkabıları almaya gittim. Ayakkabıcı, altını yapıştırdığı deri terliği nereden aldığımı sordu. Ben de, ”Benim değil, bizim oğlanın. Nereden aldığını da bilmiyorum” dedim. Bu sefer ökçelerini değiştiği benim ayakkabımın markası dikkatini çekmiş olmalı ki, “Ben bu marka ayakkabıdan Türkiye’de görmedim, yurtdışından mı aldınız?” diye sordu. O zamana kadar, gerek görüntümden gerekse konuşmamdan, beni bir türlü deşifre edemeyen ayakkabıcıya, “Almanya’dan aldım.” deyince, adam sanki biraz rahatladı. Bu sefer de, kaça aldığımı sordu. Bir ara indirilmiş fiyattan aldığım bu sıradan ayakkabının fiyatını da söyledikten sonra, bizim ayakkabıcının merağını büyük ölçüde gidermiş olduk.

Adama, markalı giyinmek gibi bir lüksüm olmadığını, tam tersine, buna şiddetle karşı olduğumu, özellikle tüketim toplumun genç kuşakları marka üzerinden kendilerini tarif ve tatmin ederler, türünden birşeyler anlatmaya çalışıyordum. Biraz önce içeriye giren ve oturduğu yerden dikkatlice bizi dinleyen, son derece “modern” görünümlü, altmış yaş üzeri kadın da, sonradan anladım ki, kendi fikrini söylemekten ziyade, özellikle yanıma sonradan gelen eşimin başörtülü olduğu gördükten sonra, bana itiraz etmek için söze girdi. O da, sabah karşılaştığım “Başkomiser” gibi, önce, “Ben emekli sosyoloji öğretmeniyim” diyerek kendini etiketi üzerinden takdim etme ihtiyacını hissetmişti. Fikirlerini beyan ederek karşısındakini ikna edeceği yerde, etiketiyle kendini kabul ettirmeye tenezzül eden bu “Emekli sosyoloji öğretmeni”yle daha fazla tartışmanın gereksiz olduğunu gördüğümden, kısa kestim.

Bu arada ustamız da ayakkabıların işini bitirmiş, bir torbaya doldurarak bana uzattı:

“Hepsi tamamdır!”

“Borcumuz ne oldu, usta?” dediğimde, söylediği rakamı duyunca önce bir yutkundum. Fakat itiraz edecek durumumuz yoktu. Ayakkabıcı ne de olsa bizim “Almanyalı” olduğumuzu artık deşifre etmiş ve ona göre de fiyat biçmişti.


YAZARIN DİĞER YAZILARI