Referans Referans Referans Referans


Yeniden Kızılelma (3): Ebedi İttifak

Tüketim toplumunun sadık kulları hâline gelmiş ve ben merkezli bir hayattan yana tercihini yapan gençliğin önüne geleceğe dair, uzun vadeli, erişilmesi güç, bazen “kaf dağı”nın ardında da olsa, bir Kızılelma koyabilmek gerek. Siyasî düşüncesi ve dine yakınlık veya uzaklığından bağımsız olarak, gençliğimiz, Arif Nihat Asya’nın “Fetih” şiirinde şikâyet ettiği gibi; hâlâ gündelik işlerle oyunda oynaştadır... Çağdaş gençliğin sevdası kadar davası da sanallaştı. Kendi nesillerimizin önüne biz bir hedef koyamayınca, başkalarının gösterdiği istikamete yöneliyorlar. Savunduklarını yaşamıyor, kendilerinin yaşamadığını başkalarından bekliyorlar. Kendilerine göre doğru olanın adı ideoloji, mefkûre, ülkü, dava da olsa, görüntü ve gösterişe dayalı bir fenomen olmaktan öte bir anlam derinliği taşımıyor.

Toplumumuzun belli bir kesimi ülkü ve ülkücülük gibi kavramlara mesafeli dururken, bir başka kesimi de kendisini bu kavramlarla özdeşleştirmektedir. Bilhassa 1970’li yıllarda ideolojik buhranların toplumda bıraktığı acı hatıraların izleri henüz daha silinmediğinden, o dönemleri çağrıştıran sözcüklerin telafuzu bile önyargıların depreşmesi için kâfi olabiliyor. Keşke olmasaydı... Türkçe’de “ülkü”nün yerini dolduracak, onun kadar Türkçe ve onun kadar güzel ikinci bir kelime yoktur. Her ne kadar ‘mefkûre’ de bir zamanlar aynı manâda kullanılmış ise de, bugün itibariyle yaşayan Türkçe’de pek yer bulamıyor. Ülkü’den mülhem ülkücülük tarifini en kısa ve özlü yapan Nevzat Kösoğlu, Galip Erdem’in, “varlığını aşan üstün bir değer için mücadele etmek” olarak tarif ettiğine istinaden; “inandığı bir gaye uğrunda nefsini aşmak cehdi” diyor. (13)

Keşke, her siyasî, ideolojik ve fikrî harekette, inandığı bir gaye uğruna nefsini aşma gayretinde olan insanların sayısı çoğalsa... Keşke her hareket kendi “ülkücü”lerini yetiştirme cihedine gitse de, memleket meselelerini kendine dert edinen, büyük hedefleri olan nesiller yetişse...


Öfke ideolojisi

Yeraltındaki gazlar aşırı sıkışmanın neticesinde yeryüzüne çıktığı gibi, sosyal patlamalar da toplumların alt katmalarından başlayarak yukarılara doğru çıkar. Bir ülkenin herhangi bir bölgesinde başgösteren sosyal-siyasi çalkantı zamanla o ülkenin tamamına yayılabildiği gibi, küresel bir boyut da kazanabilir. Umumiyetle haksızlık, adaletsizlik, baskı ve işgallerin sebep olduğu olaylar, bir öfke birikiminin neticesidir. Rusya ve Çin’deki komünist ihtilallerden günümüzdeki “Arap Baharı”na kadar olan ayaklanmalara güç veren kaynağın adı, “öfke enerjisi”dir. El Kaide ve benzeri terör örgütlerinin beslendiği ana kaynak, ABD ve onunla hareket eden ülkelere duydukları öfkedir. Aynı şekilde Batı kamuoyu da, Müslümanlara karşı önyargılı ve teyakkuz halinde tutulmaktadır. Öfkenin hâkim olduğu toplumlarda akıl devre dışı kalır. Tarihimizin Anadolu safhasında bir tarfatan Moğol İstilaları, diğer taraftan Haçlı Seferleri’ne maruz kalınırken, sevgi, hoşgörü ve barışı ilmik ilmik işleyen Anadolu Erenleri’nin ortaya çıkması neticesinde bu topraklar bize kalıcı yurt olarak korunabildi.

Otuz seneden fazla bir zamandan beri bölücü teröre karşı mücadele eden Türkiye’de, dış mihrakların ve aşırı grupların tahriklerine rağmen, vatan sathına yayılması beklenen “milli öfke” çok şükür ki, zuhur etmemiştir. Alman Nazileri gerçi seçimle iktidara geldiler fakat özellikle Yahudi azınlığa duydukları öfkenin neticesinde (diğerlerinin yanısıra) milyonlarca Yahudi’yi katlettiler.

“Sağcı”mız, “solcu”muz yine olsun ama eskisi gibi değil... Kimliğimizi karşıtımıza göre, onun üzerinden değil; savunduğumuz değerler, sahiplendiğimiz ilkeler üzerinden tanımlayalım. P. Slodertdijk diyor ki; “Öfke kine dönüşürse, ideolojik oluşumun harekat üssü devreye girer (14). Bu sefer geçiçi öfke, kalıcı bir kin besleme duygusuna yerini bırakırken, ideolojik bir mahiyet kazanır. Bizim de gerek yerel, gerekse millî öfkemiz, 1970’li yılların Türkiye’sinde olduğu gibi, ideolojik kine dönüşmeden, millî mutabakata giden yolun ve birbirimize olan mesafenin üzerindeki öfke taşlarını kaldıralım!


Millî eziyet

Bizi asıl endişeye gark eden hadiselerden biri de, bazı girift konularda aydınımızın haklı karamsarlığıdır. Bir millet, (kaybettiği) kimliğini kendi mecrasından uzak yerlerde aramaya kalkarsa, İsmail Kara gibi; “... bir milletin yeni şartlarda millet, milliyet, kimlik meselelerini ‘kendisi’nden bu kadar uzak ve kendi kimyasından bu derece habersiz bir şekilde nasıl tartışıp doğru kararlar verebileceğini ve yerinde tercihler yapabileceğini doğrusu bilmiyoruz (15)” şeklinde serzenişte bulunan münevverimizi dikkate almak gerekir.

İşin burasında belki kavram’a ve fikre dair kargaşanın giderilmesinde ve kendi kimyamızdan haberdar olunmasında bir nebze bizim de katkımız olur ümidini taşıyoruz. Millet olma şuurunu pekiştirme ve yeniden Kızılelma rüyası görebilme yeteniğine sahip tartışmaların olabilmesi için, ortak (medeniyet) değerlerimiz ve yaşanmış tarihî tecrübelerimizle çelişkiye düşmeyen kavramlar geliştirmemiz şarttır. Vatanseverlik adına bir kesim vatandaş, halkçılık adına bir kesim halk, milliyetçilik adına milletin veya müslümanlık adına Müslümanların bir kesimi ayrımcılığa, bölücülüğe, hor ve hakir görülmeğe maruz kalmamalı, eziyete uğramamalıdır.

Bunlardan daha tehlikelisi, bu değerlerin bir baskı aracı olarak kullanılması neticesinde değersizleştirilmesidir: “12 Eylül’ün kara günlerinde Mamak’ta Ülkücü sanıklara zorla İstiklal Marşı’nın, Gençliğe Hitâbe’nin satır satır ezberlettirilmesinden, her aksamanın küfürlü dayakla cezalandırılmasından beridir ne zaman milli duruşla, milli hassasiyetle ilgili bir lâf işitsem, “Bunu söyleyenin derdi nedir?” diye titizlenmeye başlıyorum. Nedense tezinin kalitesine güvenemeyenler, ürünlerini genellikle “milli” veya “ulusal” bir ambalajla sararak pazarlamayı tercih ediyorlar. Milli kelimesini vara-yoğa kullanmaktan ötürü değersizleştirdik; şimdi de bayrağa ve İstiklal Marşı’na aynı kötülüğü reva görüyoruz. Bir gün milli sembol diye bildiğimiz şeyler, birleştiren değil ayıran unsur haline gelecek. “Geldi bile” derseniz haksız sayılmazsınız.“ (16)

Aynayı bir de kendime tutuyorum: Lise son sınıftayken (1971) ilçemizde “Genç Ülkücüler Teşkilatı”nın şubesini açmıştık. Aramızda çok sayıda Kürt kökenli ülküdaşlarımız vardı. Rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun dediği gibi, Marksizm’e veya marksisitlere karşı değil, Sovyet Sosyalist emperyalizmine karşı fikrî mücadele veriyorduk. Aradan birkaç sene geçti; bu fikir mücadalesi, sağ ile solun karşılıklı silahlı savaşına dönüştü. Çok zaman geçmeden Kürt orijinli ülkücü arkadaşlarımız ya bizden uzaklaştılatr, ya da Kürtçülerin saflarına geçtiler. Daha sonraki yıllarda Almanya’daki derneğimize Alevî kökenli ülküdaşlarımız gelip gidiyordu. En fazla Cuma’dan Cuma’ya camiye uğrayanlarımız bile her defasında “Kötü Alevî” üzerinden “İyi Sünnî”liğe geçiş yapa yapa, Türkmen Aşiretlerinin bu pırıl pırıl evlatları da teker teker derneğimizi terk ettiler.

Şimdi Aleviler eskisinden daha Alevî, Kürtler eskisinden daha Kürt, Sünnîler de eskisinden daha Sünnî... Her biri ayrı bir ideolojik boyut kazandı. Peki ya Türkler? Türk, bu kavramların hepsinin toplamı bir üst kimlik olduğundan, Türk/Türklük ideolojik bir mahiyet kazanamaz; buna gerek olmadığından tenezzül de edilmemeli...


İdeolojik aydınlanma veya içtihat kapısı

Bir tv proğramında, 1960 İhtilali sonrası memleketi terk etmek mecburiyetinde kalınca, öğretim üyesi olarak Frankfurt Üniversitesi’ne gelen Prof. Dr. Fuat Sezgin, gözleri dolarak anlattığı bir hatıratında mealen şöyle diyordu: Alman vatandaşlığı teklifi yapıldığında, teşekkür ederek geri çevirdim ve ben Türk kalmak istiyorum dedim. Zaten ben kendimi vatanımdan hiç ayrı düşünmemiştim.

Özellikle darbeler döneminde Türkiye’de binlerce Fuat Sezgin örneği yaşandı. Bir ülkenin idaresini ele geçiren güç, çok sevdiğiniz vatanınızdan sizi söküp atabiliyor. Vatan hasretiyle bir ömrü yad ellerde geçiren siz, zorbalara kızıyorsunuz ama vatana küsmüyor, onu içinizde yaşatıyorsunuz. Düşünce üreten, fikir sahibi insanlar da bazen kendi düşüncelerinin vatanından sökülüp atılabiliyorlar. Bunların içinde kaderine küsenler, dünkü (düşünce) dünyasına sırt çevirenler kadar, fikrî mücadelesine devam edenler de oldu. Vatanseverliği beğenilmeyen Fuat Sezgin Hoca, sürgün edildiği ecnebi diyarında yaptığı ilmî araştırmalarla gelecek nesillerin gururla yâd edecekleri bir isim olarak tarihe geçerken, onu kendi vatanından kovanlar ise, zalim ve hainlikleriyle anılacaklar.

Kişinin doğup büyüdüğü vatan toprağından atılmasıyla, mensubu olduğu düşünce dünyasından uzaklaştırılması arasında benzerlikler var. Fikir hareketlerinde, bir önceki bölümde anlatmaya çalıştığımız ideolojik hegemonya olmasa, özellikle Milliyetçi-Ülkücü ve Muhafazakâr-İslâmcı gibi yapılanmalar, kendi içinde açılımlar yaparak hem günün şartlarına göre kendini daha donanımlı hâle getirebilir, hem de yetişmiş insan kaybına maruz kalmazdı. Asırlardan beri kapalı tutulan “içtihat kapısı”nı açmaya zorlayanlarla, kapalı tutmaya direnenler arasındaki mücadele, bugün itibariyle Türk aydının en önemli gündem maddesidir. Bazılarına göre 11. bazılarına göre de 12. yüzyıldan ititbaren medreseler ve benzeri ilim-irfan yuvalarından hür düşüncenin, felsefenin kovulmasından sonra akılcılığın yerini nakilcilik aldı. Daha sonraki zamanlarda bizim kapı dışarı ettiğimiz hür düşünceye Batı dünyası kapılarını ardına kadar açıverince bugünkü seviyeyi yakaldı.

Önceki bölümler için kısa bir değerlendirme yapan, değerli dostum Hidayet Kayaalp; “Bence işin temelinde müslümanların akıl yürütmeyle ilgili sorunlu yaklaşımları yatmaktadır. Her şey hicri I. yüzyılda Vasıl İbni Ata'nın "sakıncalı" görülmesiyle başlar, İbni Rüşt'e kulak tıkayarak devam eder ve nihayet Birinci Meclis ve Seyyit Beyle birlikte yere yıkılır. Farkındaysan ‘son bulur’ demeye dilim varmadı.” diyor ve şöyle devam ediyordu: Son yüzyılımızın trajedisini bahsi geçen eksikliğin yarattığı bu tarihsel ağırlık olşturur. Abdülhamit, Cemalettin Afgani, Mehmet Akif, Said Nursi ve arkadaşlarının gayretleri bu kahredici ağırlığı göğüslemeye yetmedi, yetemezdi de...

Şimdi onların bıraktığı yerden yeni ufuklara açılan düşünürlerimizin, bu kahredici ağırlığı göğüslemeğe güçleri (şimdilik) yetmese de, sayılarının gün geçtikçe artması, teselli kaynağımızdır. Biz de onlara bu meşakkatli yolda yoldaşlık etmeye ve kahredici ağırlığa omuz verme gayreti içindeyiz.

Komünizm, bilindiği gibi, değişen dünya şartlarını dikkate alarak kendini yenileyemediğinden çöktü. Bizdeki fikir hareketleri de kendi içlerinde ideolojik aydınlanmayı daha fazla geciktirmeden gerçekleştiremezlerse, millet olarak istikbalimiz, nakilci veya taklitçi zihniyete teslimdir. Taklitçinin gözü ve gönlü dışarıdadır; sırtı Doğu’ya yüzü Batı’yadır. Nakilci de, dindarı dinden, milliyetçiyi milletten soğutur oldu.


Millî ittifak veya Çağrımız İslâm’da Dirilişedir!

Arnold Toynbee; “Gerçekte, milliyetçilik müslümanların içine düştükleri bir oyun; müslümanların büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin kaçınılmaz sonucu, Batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek olacaktır.” diyordu. Bir tarihçinin bu çaplı bir öngörüsünü; çağın müslümanları olarak kendi coğrafyamıza baktığımızda nasıl da bir tarihî hakikate dönüştüğünü içimiz burkularak tasdikliyoruz. Milliyetçilik adına Batılı sömürgeci ve işgalci güçlerin oyununa gelerek, cetvelle sınırları çizilen devletçiklerin başına oturtulan şeyhcik, emircik ve kralcıkların zaman içinde koca bir Müslüman-Şark’ı nasıl da yutulur lokmalar hâline getirdiklerini esefle gördük. (17)

Kendimize daha fazla haksızlık yapmamak açısından adına söylemek gerekirse, Türkler, A. Toynbee’nin kastettiği manâda bir milliyetçilik yapmadılar. “Arap milliyetçiliği Türk milliyetçiliğinden önemli bir noktada ayrılır. Türklerin hepsi de müslüman oldukları için, Türk milliyetçiliği aynı zamanda bir İslâmî hareket hâlinde gelişmiş, -İmparatorluğun dağılma yılları hariç- bu harekete hiçbir zaman doğrudan cephe almamıştır. Buna karşılık Arap milliyetçiliği müşterek Arap dili etrafında doğan kültürü esas aldığı için, bu birlik içinde müslüman Araplar kadar, müslüman olmayanların da yeri vardır.” (18)

Hangi gerekçeyle olursa olsun; dağa taşa, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sloganını yazdıranlar, gerçekten Türk’e iyilik mi yoksa kötülük mü yaptıklarını, dost mu yoksa düşman mı kazandıklarını, ülke gerçeklerine bakınca (şayet hâlâ anlamadılarsa) anlamış olacaklar. Mesela cami cemaati içinde her etnik kökenden Türk vatandaşına (Türk ırkından gelen birisi olarak) adil ve insanca bir muamele yaparsanız, herkes bundan mutlu olur. Çevrenin memnuniyeti ve mutluluğu size de yansır, siz de mutlu olursunuz. Fakat avlusuna, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazarsanız, oraya gelen Boşnak, Çerkes, Arap, Kürt, Laz ve her aklı başında Türk bu slogandan mutsuzluk duyar. Bu da Türk’e yapılacak en büyük kötülüklerden birisi olur.

Tarihin her safhasında yaşanmış bu kadar acı tecrübelerden sonra, tarihî birikimi ve etno-kültürel çeşniliğiyle Türkiye, hem İslâm dünyası hem de diğer milletler için bir örnek teşkil edebilir. Bunu yaratmak bizim elimizde! Türkiye’nin önünün açılması kadar, tıkanması da yine, ideolojik ağırlıklı fikir hareketlerinin ve her cenahtan aydınımızın kendi içinde engin ufuklara açılması veya kendi limanına demir atmasına bağlıdır. Ancak engin ufuklara yelken açanların “Kızıelma”sı olur. Diğerleri, bunun hâyâlini bile kuramazlar!

Hatırlatmak gerekirse;
-Milletler ve medeniyetler tarihindeki konumundan dolayı sıradan bir millet gözüyle görülmeyen, kalkınmış ve güçlü devlet olarak tarihî geçmişine benzer, yeniden öncü rol oynama potensiyeline sahip bir ülke olan Türkiye üzerinde farklı güçlerin kısa ve uzun vadeli hesaplarının olduğu dikkate alınarak,

-İmapatorluk bakiyesi üzerine kurulmuş bir devlet oluşumuzdan, birbirinden farklı ırklar, kültürler ve inançlardan oluşan heterojen yapımız gözardı edilmeyerek, yeniden bir “millî dava” anlayışı hayata geçirilmeli ve her kesim kendi gençliğinin önüne yeniden bir Kızılelma koymalıdır. Başka türlü, bu günübirlik hayat anlayışı yeni nesilleri pasifleştirmeğe devam eder.

Niyetimizin halis olması yetmiyor; icraatlarımızı, hâl ve hareketlerimizi sorgulamamız gerekiyor. Ne kadar millî, ne kadar İslâmî ve ne kadar demokrat olduğunu herkes kendi vicadanına ve aklına sormalı. O da yetemz; memleketin genel durumu içinde katettiği mesafeye bakarak ders çıkarmalıdır.

En özlü, anlamlı ve samimi sloganlarımızdan birisi, “Çağrımız İslâm’da Dirilişedir” idi... Siz de benim gibi, zaman zaman şurada veya burada bu “çağrı”yı duyduğunuzda; bir söylenene kulak kabartıyor, bir de söyleyene bakıyor ve acı bir tebessümle ´ geçip gidiyorsunuz. Çünkü siz, duyduklarını tekrarlayanlarla inandıklarını haykıranlar arasındaki farkı çok iyi biliyorsunuz.

Adeta bir yanlıştan dönmenin, bir uyanışın, bir yeniden şahlanılışın tamamını içinde barındıran bir seslenişti o... Dirliğimiz ve birliğimiz hep İslâm içinde olmuştu zaten... Hele şimdi Batı menşeli bütün ideolojilerin, zamanın ruhuyla örtüşemediğinden çöktüğü bir çağda, insanlık, millet ve ümmet adına çağrımız elbette İslâm’adır, çünkü diriliğimizi, birliğimizi ve mutluluğumuzu ancak İslâm’da ve İslâm’la bulabileceğimize iman etmişiz.

Bu iman, bir “millî ittifak”a dönüşmelidir!


Kaynakça:

(13): N. Kösoğlu, Galip erdem’in Ölümünün 10. Yılı/Ülkücülük Nedir, Ülkücü Kimdir?, Türk Ocakları Ankara Şubesi
(14): Peter Sloterdijk, Zorn und Zeit, s. 92
(15): Prof. Dr. İsmail Kara, a.g.m
(16): A. Turan Alkan, Milli Duruş/Zaman Gazetesi, 21.10.13
(17): M. Aşkar, Kendi Eksenine Dönüş
(18): Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, s.183


YAZARIN DİĞER YAZILARI