Referans Referans Referans Referans Referans


Yırtık Pantolon

İhtiyar adam, karşısında oturan delikanlının üzerindeki yırtıp-pırtık pantolunu görünce, önce içi bir cız etti, sonra buna bir mana veremedi. Kendi çocukluk, hatta delikanlılık yıllarını hatırladı... Yoksulluğun gözü kör olsun! Yoksulluk kötü bir şeydi. Lastik ayakkabılara yama atıldığı gibi, yıpranan, yırtılan pantolon veya ceketleri de analar veya hanımlar yamardı. O yüzden, yamalı pantolon ayıp sayılmazdı ama bu torunu olacak delikanlının, çıplak derisinin göründüğü pantolonla dolaşmak çok ayıp sayılırdı. Gelin hanım bu çocuğun yırtığını görmüyor muydu? Yıllar sonra misafir olarak geldiği oğluna sormaya hazırlanıyordu ki, bolluk içinde yaşadıklarını aniden hatırlayınca, sormaktan da vazgeçti. Sormaktan vazgeçti fakat görmüş geçirmiş adamın merağı geçmemiş, tam tersine daha da artmıştı.

Acaba neden?... Dolapların tıka basa kıyafetle dolu olduğu bu evde delikanlı torunu, sanki bir köpeğin dişinde parçaladığı görünümünü veren bir pantolonu giymeği neden tercih etmişti? Bu, yokluktan olamazdı... Merağı içinde kalması pahasına, sormaktan da vazgeçti. Anadolu, coğrafik yapısı, iklimi, tarih zenginliği ve taşıdığı medeniyet izleri bakımından çok farklı bir karaparçası özelliği taşır. Bu topraklar üzerinde yetişen insanların mayasındaki irfanî derinliğin de kaynağı, Anadolu’dur. Anadolu’nun değişik bölgelerinde yıllarca ilkokul öğretmenliği yapmış olan bu emekli öğretmen, bir kendi çocuklarına, bir de etrafını saran torunlarına baktı… Toplumun her kesiminden öğrencileri geldi gözünün önüne: Varı, yoku, acıyı, mutluluğu daha ilkokul çağlarında tadan, yaşayan ve öğrenen öğrencileri… Şimdi bu çocuklar, sevinmesini unutmuş, varlığın kıymetini bilmez, yokluğu görmemişler.

Emekli öğretmenin kendi çocukları, kendisiyle çocukları arasında kalmıştı. Oğlu, yırtık pantolonlu oğlundan dolayı mahcubiyet çekerken, biraz da babasından anlayış bekler bir hali vardı.

Kızından olan torunları henüz daha küçük olduklarından, onlara özenerek seçip aldığı kıyafetleri paketten açarken, çocuklar oralık bile olmadılar. Dışa yansıtmamaya gayret etse de, gücüne gitmişti. Hâlbuki çocukların, büyük bir sevinçle kıyafetleri hemen giymelerini beklemişti… Adamın aklı kendi çocuklarına gitti. Bu kadar kaliteli olmasa da, hediyesini alan her çocuk sanki dünyalar kendisine bağışlanmış gibi sevinirdi. Demek ki bu çocuklar artık sevinemiyordu. Peki, bunun sebebi ne olabilirdi…. Bu kadar bolluğun, hatta israfın içinde yüzen yetişmiş torunlarından birisi yırtık-sökük kıyafeti tercih ederken, daha çocuk yaştaki diğerine alınan hediyeye ilgi duymuyor. Hani giyip de beğenmezlik etse, yaşlı adam anlayacak da… Zaman zaman etrafında halka oluşturan evlatlarını anlamaya, hâl ve hareketlerinden onları çözmeğe çalıştı. Farklı bir kültürün ve buna bağlı hayat anlayışının hâkim olduğu buralarda yetişmenin getirdiği değişimin yanısıra, içinde bulundukları refah düzeyi, onları farklılaştırmıştı. Bir de, sözde dünya görmüş anne-babalarının aşırı ve yanlış ilgisi, çocukların neredeyse herşeyden doymalarına sebep olmuştu.

Yaşlı adam düşünceye dalınca, kızının dikkatini çekti:
-Neyin var baba senin? Seni derin düşüncelere daldıran nedir?
Meslek hayatı boyunca yüzlerce çocuğun eğitimine ve kimliğinin oluşumuna katkıta bulunmuş tecrübeli baba dedi ki:
-Sizden sonraki çocuklarımızdır kızım… Biraz şaşırdın değil mi? Bak anlatayım: İtiraf edeyim, kendi torunlarımı ilk defa bu kadar yakından tanıma imkânı buldum. Zaten uzun zamandır da görmemiştim. Mesele, birinin yırtık pantolon giymesi, diğerinin kulağına küpe takması veya ötekinin saçını şöyle veya böyle kestirmesi değil… Bu çocukları siz değil; seyrettikleri filmler, oynadıkları oyunlar ve oyuncaklar ve neticede sizin dışınızdaki sosyal çevre bunları şekillendirmiş, siz de seyretmişsiniz. Bu çocuklar son derece mutsuzlar! Sevinmesini bilmiyorlar çünkü bunlara ‘yok’u tattırmamış ve ‘yok!’ dememişsiniz. Kendi mutfağımızın hazzına varmadan dışarıdan hazır yiyeceklerle beslenmelerini adeta teşvik etmiş, onları buna alıştırmışsınız. Bunlardan da önemlisi; sizin çocuklarınızın davranış biçimleri ne kendimize ne de başka milletlere benziyor. Her kültürün kendine has davranış biçimleri var. Mesela kendisinden büyüğün karşısında ayak ayaküstüne atmamak gibi bir kural var mı Alman kültüründe? Erkek kardeşin büyüğüne “ağabey” veya “abi”, kızkardeşin de büyüğüne “abla” demek gibi bir adetleri var mı?

Babasını pür dikkat dinleyen kızı, kesin bir ifadeyle “hayır” dedi. Babasını dediklerine kulak kabartan oğlu da; “Ama baba sen de dâhil, hepimiz gençlik yaşadık. Her devrin kendine has modası var. Şimdi de, yırtık kot pantolon giymek moda oldu.” dedi.

Hayat tecrübesiyle dolu adam, çocuklarını dinledikten sonra kaldığı yerden devam etti:
-Sevgili evlatlarım, yırtılan keşke sadece pantolon olsaydı... Fakat o pantolondaki yırtık, aslında bizim medeniyet kalemizin surlarında açılan bir gediktir. Nakış nakış dokuduğumuz törelerimizin, tıpkı şu pantolondan sarkan iplikler gibi, ilmik ilmik sökülüşüdür. Aslında anlayabilseniz, hayâ perdemize atılan bir bıçak izi, haremimize indirilen hançer yarası gibidir, çocuklarımızın özene bezene giydikleri şu yırtık pantolonlar. Bu gidişat, bu boyun eğme, irademizin ipotek altına alınmasından başka ne olabilir... Bu çılgınca tüketime ne zaman “kafi!” diyeceksiniz? Cimrilik gibi israfın da haram olduğunu, bu çocuklar sizden duydular mı hiç?

Yırtılmışın, parçalanmışın en kötüsü ve tamiri mümkün olmayanı da, dildir. Görüyorum ki, pantolonun yırtığını tercih eden evlatlarımızın dilinde Türkçe’miz de lime lime olmuş dökülürken, siz de buna seyirci kalmaktasınız.


YAZARIN DİĞER YAZILARI