Referans Referans Referans Referans


Nerede Kalmıştık?...

Anavatandaki siyasi hareketimize, ideolojimize, cemaatimize veya grubumuza destek amacıyla kurduğumuz irili ufaklı, sağlı sollu, dinli dinsiz dernekler, önce kendi aralarında çatı kuruluşlarına dönüştüler. Türkiye’nin 12 Eylül Askeri Darbesi’inden sonra siyasetle bağlantılı ideolojik akımlarda içhesaplaşmalar başlayınca, “en iyiler”le en “hainler”in yolları ayrıldı.

Bu gelişme Türkiye’de olduğu gibi, Almanya ve Türklerin yaşadığı diğer Avrupa ülkelerinde de tesirini gösterdi. “En iyi partililer”, yıllarca aynı siyasi gayeler uğruna çetin yolları aşmış, birlikte mücadele vermiş “dava arkadaşları”nı partiden kovarak veya kovdurarak, istedikleri ortama kavuşmuş olmanın hazzını yaşadılar, nimetlerinden faydalandılar.

“Lidere en iyi sadık” olanlar, onu şeksiz şüphesiz kabullenenler, “O da bir insandır, yanlışı, yanıldığı tarafı vardır” noktasından hareketle eleştiren, yerine göre itiraz eden, kendi düşüncesini seslendirme cesaretini gösterenler, başkaldıran, isyankâr, liderin koltuğuna göz dikmiş “hainler” veya “kötüler” olarak, liderin, başkanın veya hocanın yakınına sokulmayarak uzaklaştırıldılar.

Soğuk Savaş Dönemi’nin, 1989 sonbaharında Berlin Duvarı’nın yıkılmasının hemen ardından “Demir Perde”nin de çökmesi neticesinde, sona ermiş olması, Avrupa Türklerinin teşkilatlanma sürecinde ikinci bir kırılma noktasına sebep oldu: Klasik manada sağcılık ve solculuğun çekiciliği kalmamıştı artık… Siyasi ideoloji yerini dini ideolojilere bırakmaya hazırlanıyordu, çünkü ne yiyip içeceğimize, nasıl giyineceğimize karar verenler, hangi ideolojiyi benimseyeceğimizi de karara bağladılar: Buna göre, bundan sonra “iyiler” ve “kötüler”, “dostlar” ve “düşmanlar”, din eksenli olacaktı…

O günden itibaren Türk Aliler, Mehmetler ve Fatmaların Müslüman oldukları keşfedildi. Ve o günden itibaren din eksenli kültür ve medeniyet savaşları başladı. O günden itibaren siyasi-ideolojik dernekçilik cazibesini kaybetti. Ve o günden itibaren “en iyi Sünni”, “en iyi Alevi”, “en iyi Şii” ve “ en iyi şeyh” veya “en iyi hoca” devri başladı. Şimdi televizyon kanallarında ve internet ortamında “hocalar ve şehyler savaşı”nın ve onların taraftarlarının kıran kırana şaklabanlıkları ve amigoluklarının nereden kaynaklandığını bana sormayın!

O günden itibaren müzik zevkimiz de değişmeğe başladı. Dindar müzik dinler olduk... Artık Erzurumlu Emrah’ın, Karacaoğlan’ın ve bin yıllardır bizi anlatan, bizi söyleyen nice ozanların türkülerini dinlemek, kimine göre günahtı(!), kimine göre de mekruh(!)... Dindar dediğiniz ilahi dinlermiş. Rock, pop, arabesk, şıkıdım şıkıdım müzik dinletiler bize, “İslami Müzik” adına... Dışımız “İslami” oldu, içimiz, bildiğiniz gibi...

Şimdi artık onlar, bunlar yok; falancıcılar ve filancıcılar var.

Evet, nerde kalmıştık?... Dünkü ideolojilerimizin yerine ne koyalım da biraz konuşacak malzememiz, ateşleyecek barutumuz, ötekinden farkımız olsun diye kara kara düşünürken; birileri kulağımıza fısıldayarak; mezhebiniz, tarikatınız ideolojiniz olsun… Siz Müslümanlar zaten yetmiş iki fırkaya bölünmemiş miydiniz ezelden beri… Bak bu konuda herkesten daha çok zenginsiniz. Kullanın bu mirasınızı tepe tepe! Ne tembel tembel oturuyorsunuz öyle? Hareketlenin biraz; ya Allah bismillah deyin, birbirinize saldırırken; Allahu Ekber diye kükreyin!

Şimdi “İslam Coğrafyası” denilen yerde, insanların birbirini ne için boğazladıklarını ve yine aynı “Müslümanlar” camileri bombalarken neyi haykırdıklarını lütfen bana sormayın!

Evet, yine nerde kalmıştık?... Memleket kurtarmak için kurduğumuz derneklerimiz demiştik; zamanla, yani dünyanın gidişatı değişmeğe başlayınca ve buna paralel olarak Almanya da bize, siz sadece Müslümansınız, başka şeye kafa yormanıza gerek yok, dediğinden beri din eksenli cemiyetçiliğimiz daha da önem kazanmaya başladı. Uzun bir müddet “En iyiler”in amansız rekabeti bize çok şey kaybettirdiğini iyi bilirim lâkin bundan kimin kârlı çıktığını rica ediyorum, bana sormayın!

Tarih boyunca insanlık, “en iyiler”den çok çekti biliyor musunuz... Bir insan, “insanların en iyisi benim”, hangi dine mensup olduğundan bağımsız olarak bir dindar, “en iyi dindar benin” veya bir millet, “milletlerin en iyisi biziz” diyorsa, bu algının kendisi, gelmekte olan bir felaketin ayak sesleridir.

Şark’ta “En İyi Müslümanlar” birbirini boğazlarken, Garp’ta “En İyi Hıristiyanlar”, ülkelerindeki Müslümanların, bir taraftan camilerini kundaklıyor diğer taraftan da ülkeyi terk etmeleri için mitingler düzenliyorlar. “En İyi Almanlar”ın yüzünden ikinci defa bir dünya savaşını başlatmışların ülkesinde böylesi mitinglerin onbinlerce taraftar bulması ise son derece düşündürücüdür.

Bu ülkede kırk yılı aşan zaman dilimi içinde, “en iyilerimiz” yüzünden nice inançlı, vatansever, birikimli ve bir o kadar da samimi insanların kalbini kırarak, ötekileştirerek, din adına milliyet adına en iyi teşkilatçılık adına kendimizden, kuruluşlarımızdan, önce küstürdüğümüze sonra da uzaklaştırdığımıza şahit olduk.

“Bu iş bizim işimiz” diyen “En İyi Türkler” ve “En İyi Kuruluşlar” yüzünden anadilimiz Türkçe gibi nice milli davalarımız, “En İyi Müslümanlar” ve “En Büyük Kuruluşlar” yüzünden nice İslami davalarımız yer ile yeksan oldu. Binbir zahmet ve eziyetle vücuda getirilen, nicelerinin nazlana nazlana, yalvar yakar lütfedip teşrif ettiği, KRM diye bir kuruluşun, yedi yıl sonra, geldiği demiyorum, bulunduğu nokta; “En İyilerimiz”in marifetidir!

Marifet, iltifata tâbidir derler de...

Sahi biz nerde kalmıştık?...


YAZARIN DİĞER YAZILARI